Büyük Tartışmalar Serisi 2: Neorealizm mi, Neoliberal Kurumsalcılık mı?

 

Neorealizm ile neoliberal kurumsalcılığın uluslararası iş birliği tartışması

Bundan önceki yazıda, uluslararası ilişkilerin en eski tartışmasını ele almıştık: barış mümkün mü, yoksa devletler her zaman güç mücadelesine mi mahkûm? O yazının vardığı sonuç şuydu — kurumsal ve realist araçlar birbirinin yerine geçmiyor, çoğu zaman birlikte işliyor. Bu yazı, tam olarak o cümlenin arkasındaki teorik zemini açıyor.

Soğuk Savaş'ın bitişiyle birlikte garip bir şey oldu. ABD'nin göreli gücü 1970'lerde belirgin biçimde geriledi, Vietnam yorgunluğu ve petrol şokları hegemonyanın sonunu tartıştırdı. Oysa aynı dönemde NATO dağılmadı, Avrupa Topluluğu derinleşti, GATT (bugünkü Dünya Ticaret Örgütü'nün atası) yeni tur müzakerelere girdi. Realizmin basit önermesi buydu: kurumlar güçlü bir hegemonun gölgesinde var olur, o gölge çekilince kurumlar da dağılır. Ama dağılmadılar. Bu paradoks, 1980'lerden itibaren uluslararası ilişkiler teorisinin en yoğun tartışmalarından birini başlattı.

Bu tartışmayı bazı ders kitapları "Üçüncü Büyük Tartışma"nın bir parçası sayar, bazıları kendi başına bir bölüm olarak ele alır. Serinin ilk yazısında da belirttiğimiz gibi, "büyük tartışmalar" numaralandırması aslında sonradan kurgulanmış bir öğretim aracıdır, katı bir tarihsel sıralama değil. Burada önemli olan numara değil, sorunun kendisi: uluslararası kurumların gerçek bir gücü var mı, yoksa onlar sadece devletler arasındaki güç dağılımının bir yansıması mı?

Bu sorunun cevabı soyut bir akademik merak değil. Bugün NATO'nun savunma yatırımı hedefleri, Avrupa'nın kendi savunma sanayisini kurma çabası, BRICS'in kendi kurumlarını inşa etme girişimi — hepsi aynı soruyu farklı biçimlerde soruyor: kurumlar devletleri gerçekten bağlar mı, yoksa güçlü olan istediği zaman onlardan çekilir mi?

Bu tartışma neden ortaya çıktı?

1970'lerin sonunda, ABD'nin Bretton Woods sistemini tek taraflı olarak sona erdirmesi (1971) ve ardından yaşanan petrol krizleri, "hegemonik istikrar teorisi" adı verilen bir görüşü popülerleştirmişti. Bu görüşe göre, açık ve istikrarlı bir uluslararası ekonomik düzen ancak tek bir baskın gücün (hegemonun) bu düzenin kurallarını koyup uygulamasıyla mümkündür. ABD'nin göreli gücü zayıfladıkça, bu düzenin de çözüleceği bekleniyordu.

Robert Keohane, 1984 tarihli After Hegemony: Cooperation and Discord in the World Political Economy adlı kitabında tam da bu beklentiye itiraz etti. Keohane'e göre kurumlar bir kez kurulduktan sonra kendi ataletini kazanır; devletler onları yeniden inşa etmek zorunda kalmadan sürdürebilir. Kitap, realizmin devletleri "rasyonel egoist" olarak gören temel varsayımını kabul ediyordu — ama bu varsayımdan farklı bir sonuca varıyordu: rasyonel egoist devletler bile, doğru koşullar altında, kurumlar aracılığıyla iş birliğini sürdürebilirdi.

Neoliberal kurumsalcılık ne diyor?

Keohane'in argümanı "yeni kurumsal iktisat" alanından ödünç alınmış kavramlara dayanıyordu. Kurumlar (uluslararası rejimler) üç şeyi kolaylaştırır: işlem maliyetlerini düşürür, şeffaflığı artırır (devletlerin birbirinin niyetini daha iyi okumasını sağlar) ve "meselelerin bağlanmasına" (issue-linkage) imkân tanır — bir alanda anlaşmazlık yaşayan devletler başka bir alandaki iş birliğini bozmak istemez. Buna bir de Robert Axelrod ve Keohane'in birlikte geliştirdiği "geleceğin gölgesi" fikri eklenir: devletler birbirleriyle tekrar tekrar etkileşime gireceğini bildiğinde, kısa vadeli aldatmanın uzun vadeli itibar kaybına mal olacağını hesaba katar ve iş birliğini tercih eder.

Bu çerçevede kurumlar, devletlerin çıkarlarını değiştirmez — ama çıkarlarına ulaşma yollarını değiştirir. NATO'yu ele alırsak: üye devletler savunmalarını tek başlarına da sağlayabilirdi, ama ittifak bunu daha ucuz, daha öngörülebilir ve daha az riskli hale getiriyor. Kurumsalcılara göre bu, gücün değil, kurumun kendisinin ürettiği bir değerdir.

Realistler nasıl karşılık verdi?

Yanıt, 1988'de Joseph Grieco'dan geldi. "Anarchy and the Limits of Cooperation: A Realist Critique of the Newest Liberal Institutionalism" başlıklı makalesinde Grieco, kurumsalcılığın anarşinin etkisini yanlış anladığını öne sürdü. Ona göre kurumsalcılar tek bir soruyu soruyordu: "Ortağım beni aldatır mı?" Ama devletlerin asıl kaygısı başkaydı: "Ortağım bu iş birliğinden benden daha fazla mı kazanır?"

Bu ayrım, tartışmanın en can alıcı kavramını doğurdu: mutlak kazanç ile göreli kazanç arasındaki fark. Kurumsalcılara göre devletler, kendileri kazandığı sürece iş birliğinden memnundur (mutlak kazanç). Grieco'ya göre ise devletler, özellikle güvenlik alanında, ortağının kendilerinden daha fazla kazanıp kazanmadığını da gözetir — çünkü bugünün iş birliği ortağı, yarının rakibi olabilir. Bir kazanç farkı, uzun vadede askeri ve siyasi bir güç farkına dönüşebilir. Bu yüzden Grieco'ya göre güvenlik alanında iş birliği, ekonomik alana kıyasla çok daha kırılgandır.

Mearsheimer'ın kurumlara karşı çıkışı

Tartışma 1994-95'te John Mearsheimer'ın "The False Promise of International Institutions" makalesiyle daha da sertleşti. Mearsheimer, kurumsalcı iddiayı bütünüyle reddetti: kurumlar devlet davranışını bağımsız biçimde değiştirmez, sadece o anki güç dağılımını yansıtır. Ona göre güçlü devletler kurumları kendi çıkarlarına göre şekillendirir ve çıkarları değiştiğinde kurumları bir kenara bırakır. Bu görüşe göre NATO'nun Soğuk Savaş sonrasında devam etmesi bile, kurumun gücünden değil, ABD'nin onu kendi çıkarına uygun bulmaya devam etmesinden kaynaklanıyordu.

David Baldwin'in derlediği Neorealism and Neoliberalism: The Contemporary Debate (1993) adlı kitap, bu iki kampın argümanlarını doğrudan yüzleştiren bir kaynak olarak tartışmanın standart referansı hâline geldi.

Kurumsalcıların yanıtı

Keohane, bu kez Lisa Martin ile birlikte, 1995'te "The Promise of Institutional Theory" başlıklı yanıtı yazdı. Onlara göre Mearsheimer'ın örnekleri seçiciydi ve kurumların krizlerde (Körfez Savaşı, Bosna) oynadığı koordinasyon rolünü göz ardı ediyordu. Bu arada Robert Powell gibi araştırmacılar, tartışmayı ılımlı bir sentezle bağlamaya çalıştı: göreli kazanç kaygısı her zaman aynı şiddette işlemez. Az sayıda oyuncunun olduğu, "kim daha güçlü kazanıyor" sorusunun kolayca hesaplanabildiği ve fiziksel güvenliğin doğrudan tehdit altında olduğu alanlarda (askeri ittifaklar gibi) bu kaygı yüksektir; çok sayıda oyuncunun olduğu, kazancın ölçülmesi zor ve güvenlik tehdidinin dolaylı olduğu alanlarda (ticaret, çevre gibi) ise düşüktür. Bu senteze göre iki teori de haklı — ama farklı alanlarda.

Bugünün kurumlarında bu tartışma nasıl görünüyor?

Temmuz 2026'daki Ankara Zirvesi bu tartışmayı gayet somut biçimde gösteriyor. NATO Genel Sekreteri Zirve sonrası açıklamasında, Avrupalı müttefiklerin ve Kanada'nın 2025'te savunma yatırımlarını 139 milyar doların üzerinde artırdığını belirtti. Aynı zamanda ittifak, üyelerin 2035'e kadar GSYH'nin yüzde 5'ini savunmaya ayırma taahhüdünü sürdürüyor.

Bu görüntü, tartışmanın iki tarafını da aynı anda doğruluyor gibi. Realist okumaya göre: Avrupa, ABD'nin taahhüdünün kalıcılığından emin olmadığı için kendi gücünü inşa ediyor — kurum yetmiyor, devletler kendi başlarının çaresine bakıyor. Kurumsalcı okumaya göre ise: bu yatırım artışı NATO'nun dışında değil, tam da NATO çerçevesinde, ortak hedefler ve ortak sanayi stratejisiyle koordine ediliyor — kurum, devletlerin bireysel çabalarını israf olmaktan çıkarıp ortak bir kapasiteye dönüştürüyor. Aynı veriden iki farklı teori, iki farklı hikâye çıkarabiliyor; bu da tartışmanın neden hâlâ kapanmadığını gösteriyor.

BRICS'in kendi ödeme sistemlerini ve kalkınma bankasını kurma çabası da benzer bir soruyu gündeme getiriyor: bu, mevcut kurumlara (IMF, Dünya Bankası) bir alternatif mi, yoksa üye devletlerin göreli kazanç kaygılarını dengelemek için kurdukları yeni bir kurumsal denge mi?

Sonuç: Kurumlar mı, güç mü?

Bu tartışmanın kesin bir kazananı yok — ve bu, tartışmanın zayıflığı değil, olgunluğunun göstergesi. Kesinleşen nokta şu: kurumlar tamamen etkisiz değil; Keohane'in gösterdiği gibi, bir hegemon geri çekildiğinde bile kurumlar bir süre ayakta kalabiliyor ve devletlerin iş birliği maliyetini düşürüyor. Aynı derecede kesinleşen bir başka nokta da şu: kurumlar, Grieco ve Mearsheimer'ın işaret ettiği gibi, güç dağılımından bağımsız bir varlık sürdüremiyor; özellikle güvenlik alanında, devletler kurumun arkasında dururken bile kendi göreli konumlarını gözetmeye devam ediyor.

Belirsiz kalan ise şu: bu iki eğilimin hangi koşullarda baskın çıkacağını önceden kestirmek. Powell'ın sentezi bir yol haritası sunuyor — oyuncu sayısı, kazancın ölçülebilirliği, tehdidin doğrudanlığı — ama bunu her somut vakada uygulamak, teoriden çok yargıya dayanıyor. Bugünün NATO'su, Avrupa'nın hem ittifaka yatırım yapıp hem kendi kapasitesini büyüttüğü bir tabloyu gösteriyor; bu da aslında iki teorinin bir çelişki değil, bir arada var olan iki gerçeklik olduğunu düşündürüyor. Sorulması gereken belki de artık "kurumlar mı, güç mü" değil, hangi kurumun hangi güç dengesine daha çok ihtiyaç duyduğu.

Kaynaklar

Kenneth N. Waltz, Theory of International Politics, Addison-Wesley, 1979.

Robert O. Keohane, After Hegemony: Cooperation and Discord in the World Political Economy, Princeton University Press, 1984.
https://press.princeton.edu/books/paperback/9780691122489/after-hegemony

Joseph M. Grieco, "Anarchy and the Limits of Cooperation: A Realist Critique of the Newest Liberal Institutionalism", International Organization, Cilt 42, Sayı 3, 1988, s. 485-507.
https://www.jstor.org/stable/2706787

David A. Baldwin (der.), Neorealism and Neoliberalism: The Contemporary Debate, Columbia University Press, 1993.

John J. Mearsheimer, "The False Promise of International Institutions", International Security, Cilt 19, Sayı 3, 1994/95, s. 5-49.

Robert O. Keohane ve Lisa L. Martin, "The Promise of Institutional Theory", International Security, Cilt 20, Sayı 1, 1995, s. 39-51.

NATO, "The Ankara Summit Declaration", 8 Temmuz 2026.
https://www.nato.int/en/about-us/official-texts-and-resources/official-texts/2026/07/08/the-ankara-summit-declaration

NATO, "Secretary General on the Ankara Summit: NATO delivers", 8 Temmuz 2026. Erişim tarihi: 31 Temmuz 2026.

İlgili okumalar

Yorumlar