Güncelleme: Temmuz 2026
Gazze’de yaşananları yalnızca askerî operasyonlar, güvenlik politikaları veya ölüm sayıları üzerinden değerlendirmek yeterli değildir. Bu çatışma; kimliklerin, tarihsel hafızanın, tehdit algılarının ve uluslararası normların insan hayatını nasıl etkilediğini de gösteriyor.
7 Ekim 2023’te Hamas ve diğer silahlı grupların İsrail’de sivilleri hedef alan saldırıları ve insanları rehin alması, uluslararası insancıl hukukun ağır ihlalleriydi. Ardından İsrail’in Gazze’de başlattığı ve yıllara yayılan askerî operasyonlar ise çok büyük bir sivil yıkıma, kitlesel yerinden edilmeye ve temel hizmetlerin çökmesine yol açtı.
Ekim 2025’te ateşkes anlaşması açıklanmasına rağmen Gazze’de hayat normale dönmedi. Birleşmiş Milletler kaynakları, Temmuz 2026 itibarıyla askerî operasyonların, güvensizliğin, yeni yerinden edilmelerin ve insani yardıma erişim sorunlarının devam ettiğini bildiriyor.
Gazze bugün yalnızca bir çatışma alanı değil; uluslararası toplumun insan hakları, sivil koruma ve adalet konusundaki iddialarının sınandığı bir yer hâline gelmiş durumda.
Konstrüktivizm Gazze’yi anlamamıza nasıl yardımcı olabilir?
Konstrüktivist yaklaşıma göre devletlerin çıkarları ve tehdit algıları değişmez değildir. Kimlikler, tarihsel deneyimler, toplumsal anlatılar ve diğer aktörlerle kurulan ilişkiler tarafından şekillendirilir.
Bu açıdan İsrail–Filistin çatışmasını yalnızca toprak veya askerî güç mücadelesi olarak görmek eksik kalır. Her iki toplumun geçmişe, güvenliğe ve adalete ilişkin farklı hafızaları bulunuyor.
İsrail’in güvenlik anlayışı; Yahudi toplumunun tarihsel olarak yaşadığı kitlesel şiddet, Holokost, bölgesel savaşlar ve 7 Ekim saldırılarının yarattığı travmayla yakından ilişkilidir. İsrail yönetimi askerî politikalarını çoğunlukla varoluşsal tehdit ve meşru müdafaa söylemi üzerinden açıklıyor.
Filistin kimliği ise 1948’de yaşanan Nakba, zorunlu göç, işgal, abluka, toprak kaybı ve kuşaklar boyunca devam eden yerinden edilme deneyimleri etrafında şekilleniyor. Gazze’de yıkılan bir ev, Filistinliler için yalnızca maddi bir yapı değil; aile hafızasının, aidiyetin ve bir toprak üzerinde var olma hakkının kaybı anlamına gelebiliyor.
Bu kimlikleri ve anlatıları anlamak, tarafların bütün eylemlerini haklı görmek demek değildir. Konstrüktivizm bize şiddeti meşrulaştırmayı değil, tehdit algılarının ve düşmanlıkların nasıl üretildiğini açıklamayı sağlar.
Güvenlik kimin güvenliğidir?
Çatışmalarda güvenlik çoğunlukla devletlerin sınırları, askerî kapasitesi ve saldırıları önleme hakkı üzerinden ele alınır. Ancak insan güvenliği açısından bakıldığında farklı sorular ortaya çıkar:
Bir çocuğun suya ulaşabilmesi güvenliğin parçası değil midir? Bir ailenin yeniden yerinden edilme korkusu yaşamadan barınabilmesi, bir hastanın tedavi görebilmesi veya bir öğrencinin okula dönebilmesi güvenlik sayılmaz mı?
Devlet güvenliği ile insan güvenliği birbirinden tamamen ayrı düşünülemez. Sivillerin sürekli ölüm, açlık, susuzluk ve yerinden edilme tehlikesi altında bulunduğu bir ortamda kalıcı bir güvenlik düzeninden söz etmek mümkün değildir.
Bir tarafın güvenliğinin diğer toplumun devamlı güvensizliği üzerine kurulması, çatışmayı sona erdirmek yerine düşman kimliklerini yeniden üretir.
Normlar çatışıyor mu?
Gazze savaşı sırasında en fazla kullanılan kavramlardan biri “meşru müdafaa” oldu. Buna karşılık sivil halkın korunması, ayrım gözetme, orantılılık, askerî gereklilik ve insani yardıma erişim gibi uluslararası hukuk ilkeleri de gündemde kaldı.
Bu kurallar birbirini ortadan kaldırmaz. Bir devletin güvenliğini koruma hakkı, sivillerin sınırsız biçimde zarar görmesini meşru hâle getirmez. Aynı şekilde herhangi bir siyasal amaç da sivillerin öldürülmesini veya rehin alınmasını haklı çıkarmaz.
Uluslararası Kızılhaç Komitesi, rehin almanın uluslararası insancıl hukuka aykırı olduğunu ve bütün rehinelerin koşulsuz serbest bırakılması gerektiğini belirtiyor. Kurum aynı zamanda sivillere insani yardımın hızlı ve engelsiz biçimde ulaştırılması gerektiğini vurguluyor.
Bu nedenle temel hukuk ilkesi açıktır: Siviller, kimlikleri veya çatışmanın hangi tarafında yaşadıkları fark etmeksizin korunmalıdır.
Uluslararası hukuk gerçekten sessiz mi kaldı?
“Uluslararası hukuk Gazze karşısında tamamen sustu” demek doğru değildir. Birleşmiş Milletler kuruluşları, Uluslararası Kızılhaç Komitesi ve çeşitli uluslararası mahkemeler süreç boyunca açıklamalar yaptı ve kararlar aldı.
Güney Afrika’nın İsrail’e karşı açtığı Soykırım Sözleşmesi davasında Uluslararası Adalet Divanı geçici tedbir kararları verdi. Ancak bu kararlar, davanın esasına ilişkin nihai bir soykırım hükmü değildir. Dava süreci ile geçici tedbirlerin hukuki anlamını birbirine karıştırmamak gerekir.
Asıl sorun, normların ve kararların var olmaması değil; uygulanmalarının devletlerin siyasal iradesine ve güç ilişkilerine bağlı kalmasıdır. Uluslararası kurumların karar alma kapasitesi ile sahadaki insanları koruma kapasitesi arasında büyük bir boşluk bulunuyor.
Gazze, uluslararası düzenin kuralsız olduğunu değil; mevcut kuralların eşit ve etkili biçimde uygulanmadığında insanları korumakta yetersiz kaldığını gösteriyor.
Temmuz 2026’da insani tablo
UNICEF’in Temmuz 2026 tarihli değerlendirmesine göre Gazze’de yaşayan yaklaşık 2,1 milyon insanın 1,9 milyonu yerinden edilmiş durumda. Ailelerin yaklaşık yüzde 82’si su güvensizliği yaşıyor ve halkın büyük bir bölümü asgari acil durum standardının altında suya ulaşabiliyor.
Birleşmiş Milletlerin 23 Temmuz 2026’da yayımladığı gıda güvenliği değerlendirmesi ise yaklaşık 1,4 milyon kişinin kriz veya daha ağır düzeyde akut gıda güvensizliğiyle karşı karşıya olduğunu bildiriyor. İnsani yardımdaki artış bazı göstergelerde iyileşme sağlasa da bu kazanımlar son derece kırılgan.
Bu sayılar yalnızca istatistik değildir. Her birinin arkasında evini kaybeden bir aile, eğitimden uzak kalan bir çocuk, tedaviye ulaşamayan bir hasta ve hayatını geçici barınaklarda sürdürmeye çalışan insanlar bulunuyor.
Gazze’deki yıkım, savaş sona erdiğinde kendiliğinden ortadan kalkmayacak. Enkazın kaldırılması, su ve sağlık sistemlerinin onarılması, eğitimin yeniden kurulması ve psikolojik yaraların iyileştirilmesi uzun yıllar gerektirecek.
Çocuklar yalnızca savaşın mağduru değil
Çocuklar bir toplumun gelecekte kendisini nasıl hatırlayacağını da belirler. Yıkım, kayıp ve sürekli korku içinde büyüyen çocukların dünyayı algılama biçimleri bu deneyimlerden etkilenir.
Bir çocuk kendisini yalnızca saldırıya uğrayan, terk edilen veya değersiz görülen bir toplumun üyesi olarak tanımaya başlarsa düşmanlık kuşaktan kuşağa aktarılabilir. Aynı şekilde İsrailli çocukların sürekli yok edilme tehdidi anlatısı içinde büyütülmesi de korku ve askerî güvenlik merkezli bir kimliği güçlendirebilir.
Bu nedenle barış yalnızca silahların susması değildir. Barış; çocukların karşı tarafı doğuştan düşman olarak görmediği, adalet duygusunun yeniden kurulabildiği ve insanların kimliklerini korku üzerinden tanımlamak zorunda kalmadığı bir toplumsal düzen gerektirir.
Kimlikler değişebilir mi?
Konstrüktivizmin en önemli katkılarından biri, kimliklerin değişmez olmadığını göstermesidir. Düşmanlıklar insanlar tarafından oluşturulduğu gibi farklı siyasal koşullar altında dönüştürülebilir.
Ancak bu dönüşüm yalnızca “iki taraf da birbirini anlamalı” çağrısıyla gerçekleşmez. Güç eşitsizliklerinin, işgalin, yerinden edilmenin, güvenlik kaygılarının ve karşılıklı travmaların somut biçimde ele alınması gerekir.
Kalıcı barış için sivillerin korunması, rehinelerin serbest bırakılması, insani yardımın kesintisiz ulaştırılması, hesap verebilirlik ve Filistinlilerin siyasal haklarının tanınması birlikte düşünülmelidir.
Barış, adaletin yerine geçemez. Fakat adalet arayışı da bütün bir toplumu insanlıktan çıkaran ve yeni sivil kayıpları meşrulaştıran bir dile dönüşmemelidir.
Bir Çocuk Vardı
Bu yazıyı ilk kez kaleme aldığım 2024 yılında Gazze’deki çocuklar için yazdığım şiiri paylaşmıştım. Analiz güncellense de şiirin taşıdığı duygu değişmedi:
Bir yankı vardı kafeste,
Ölümlülerce duyulmayan,
Kendi içinde bir yaşam taşır gibi,
Ama asla yaşamayan.
Bir çocuk vardı Gazze’de,
Seslenilen bir ismi olmayan,
Boşlukta asılı bir gözyaşı gibi,
Sadece nefes alan bir ağzı olan,
Şahsı kendine ait olmayan.
Bir çocuk vardı,
Göremiyorsa güzeli, gözleri var mıydı?
Dinlenilmiyorsa, dili var mıydı?
Kapladığı boşluk hissedilmiyorsa,
O çocuk gerçekten var mıydı?
Doğdu, filizlendi,
Ama kök salacak bir toprak bulamadı.
Yürümedi, konuşmadı, hissedilmedi.
Zindan küçüldü, Gazze daraldı,
Vardı, ama fark edilmedi.
Sevilmedi, adı bile anılmadı.
Bir bombanın yankısıydı belki onun adı,
Ama kimse bilmedi.
O an var mıydı?
Çocuk büyümedi,
İnsanlık büyüdü,
Ama içi boş bir heybet gibi.
Bir çocuk vardı,
Kendi karanlığında kaybolmuş.
Gazze’de o çocuk olmadan,
İnsanlık hâlâ var mıydı?
Sonuç: İnsanlık hangi kimliği seçecek?
Gazze’de yaşananlar, kimliklerin ve normların yalnızca akademik kavramlar olmadığını gösteriyor. Bir toplumun başka bir toplumu nasıl tanımladığı, hangi hayatları değerli gördüğü ve hangi acıları görünmez kıldığı doğrudan insan hayatını etkiliyor.
Uluslararası toplumun sınavı yalnızca ateşkes çağrısı yapmak değildir. Asıl sınav; hukuku taraflara göre değiştirmeden uygulamak, sivillerin hayatını stratejik hesapların önüne koymak ve insanların eşit değere sahip olduğu ilkesini savunmaktır.
Gazze’nin çocuklarına yalnızca yardım değil; yaşayabilecekleri, öğrenebilecekleri ve gelecek kurabilecekleri bir dünya borçluyuz.
İnsanlık, büyüklüğünü sahip olduğu güçle değil, koruyabildiği hayatlarla gösterecektir.
Kaynaklar
- Birleşmiş Milletler OCHA, “Humanitarian Situation Report”, 23 Temmuz 2026.
- UNICEF, “Humanitarian Situation Update: Analysis of the Response to the Needs of Children at Mid-Year 2026”.
- FAO, UNICEF ve WFP, “Food Security and Child Nutrition Crises Persist in Gaza”, 23 Temmuz 2026.
- Uluslararası Kızılhaç Komitesi, “Our Work in Israel and the Occupied Territories”.
- Uluslararası Adalet Divanı, South Africa v. Israel, Dava No. 192.
- Alexander Wendt, “Anarchy Is What States Make of It”, International Organization, 1992.
- Martha Finnemore ve Kathryn Sikkink, “International Norm Dynamics and Political Change”, International Organization, 1998.
Yorumlar
Yorum Gönder