Büyük Tartışmalar Serisi 1: İdealizm ve Realizm — Barış Mümkün mü?

İdealizm ve Realizm — Barış Mümkün mü? kapak görseli

Uluslararası ilişkilerin en eski sorularından biri şudur: Devletler ortak kurallar ve kurumlar aracılığıyla kalıcı barış sağlayabilir mi, yoksa güvenliklerini korumak için her zaman güce mi ihtiyaç duyar?

Bu soru çoğu zaman idealizm ile realizm arasındaki “Birinci Büyük Tartışma” üzerinden açıklanır. İdealizmin iş birliği, hukuk ve barışa; realizmin ise güç, çıkar ve güvenliğe önem verdiği söylenir. Ancak gerçekte bu iki yaklaşım arasındaki ayrım, ders kitaplarında anlatıldığından daha karmaşıktır.

Bugün karşı karşıya olduğumuz asıl tercih “barış mı, güç mü?” değildir. Asıl soru, barışın hangi koşullarda ve hangi araçlarla korunabileceğidir.

Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra barış arayışı

Birinci Dünya Savaşı’nın büyük yıkımı, uluslararası siyasetin yalnızca devletlerin güç mücadelesine bırakılamayacağı düşüncesini güçlendirdi. Savaşın ardından diplomasinin daha açık yürütülmesi, uluslararası hukukun geliştirilmesi, silahlanmanın sınırlandırılması ve devletler arasında ortak güvenlik mekanizmalarının kurulması savunuldu.

Bu arayışın en önemli sonucu Milletler Cemiyeti oldu. Cemiyetin dayandığı temel düşünce, bir devlete yönelen saldırının yalnızca saldırıya uğrayan ülkeyi değil, uluslararası toplumun tamamını ilgilendirmesiydi. Böylece saldırgan devletin ortak tepkiyle karşılaşacağı bir kolektif güvenlik sistemi kurulmak isteniyordu.

Bu dönemin düşünürleri daha sonra sıklıkla “idealist” veya “ütopyacı” olarak adlandırıldı. Fakat hepsi devletlerin yalnızca iyi niyetle hareket edeceğini düşünmüyordu. Birçoğu, gücün varlığını kabul ediyor; asıl olarak bu gücün hukuk, kurumlar ve uluslararası denetim yoluyla sınırlandırılabileceğini savunuyordu.

Dolayısıyla idealizmi yalnızca “insan doğası iyidir ve devletler barışı kendiliğinden seçer” düşüncesine indirgemek doğru değildir.

Milletler Cemiyeti neden başarılı olamadı?

Milletler Cemiyeti, 1930’larda Japonya’nın Mançurya’daki faaliyetleri ve İtalya’nın Etiyopya’ya saldırısı karşısında etkili bir sonuç üretemedi. Amerika Birleşik Devletleri’nin Cemiyete katılmaması da örgütün siyasal ve askerî ağırlığını zayıflattı.

Bu başarısızlık genellikle idealizmin çöküşü olarak anlatılır. Ancak kurumun başarısızlığını yalnızca düşünsel bir yanılgıyla açıklamak yeterli değildir. Büyük devletlerin ortak hareket etmek istememesi, ekonomik yaptırımların etkisiz kalması ve saldırgan devletlere karşı gerekli maliyetin göze alınmaması da belirleyiciydi.

Başka bir ifadeyle Milletler Cemiyeti, uluslararası kurumların gereksiz olduğunu değil; devletlerin siyasal iradesi ve maddi desteği bulunmayan kurumların tek başına barışı koruyamayacağını gösterdi.

Realizm ne söylüyordu?

İkinci Dünya Savaşı’na giden süreç, realist yaklaşımın uluslararası ilişkilerde daha etkili hâle gelmesini sağladı. E. H. Carr ve daha sonra Hans Morgenthau gibi düşünürler, uluslararası siyasetin yalnızca ahlaki ilkeler üzerinden açıklanamayacağını savundu.

Realist yaklaşıma göre uluslararası sistem anarşiktir. Buradaki anarşi, sürekli bir düzensizlik anlamına gelmez; devletlerin üzerinde onları koruyacak ve kurallara uymaya zorlayacak merkezî bir dünya hükümetinin bulunmaması anlamına gelir.

Bu nedenle devletler öncelikle kendi güvenliklerinden sorumludur. Güçlerini artırmaya, tehditleri dengelemeye ve hayatta kalmalarını sağlayacak ittifaklar kurmaya çalışırlar. İş birliği yapmaları mümkündür; ancak bu iş birliği çıkarlarına ve güvenliklerine zarar vermeye başladığında bozulabilir.

Realizm, uluslararası siyasette iyi niyetin tek başına yeterli olmadığını güçlü biçimde gösterir. Fakat bu durum, devletlerin hiçbir zaman kalıcı iş birliği yapamayacağı anlamına da gelmez.

İdealizm ve Realizm: Güçlü Yanları ve Sınırları infografiği

“Birinci Büyük Tartışma” gerçekten yaşandı mı?

Uluslararası ilişkiler tarihi uzun süre, iki belirgin grubun karşı karşıya geldiği büyük bir idealizm–realizm tartışması şeklinde anlatıldı. Buna göre idealistler Milletler Cemiyetine ve barışa inanmış; realistler ise güç siyasetinin değişmezliğini ortaya koymuştu.

Fakat sonraki araştırmalar, bu anlatının fazlasıyla basitleştirilmiş olduğunu gösterdi. Peter Wilson’ın çalışması başta olmak üzere disiplin tarihine ilişkin araştırmalar, iki tarafın düzenli ve doğrudan karşı karşıya geldiği tek bir “büyük tartışma” bulunmadığını savunuyor.

Savaşlar arası dönemde uluslararası hukuk, kolektif güvenlik, emperyalizm, ekonomik ilişkiler ve güç dengesi üzerine çok sayıda farklı görüş vardı. Sonradan “idealist” olarak sınıflandırılan düşünürlerin tamamı aynı fikirleri paylaşmıyordu.

Bu nedenle Birinci Büyük Tartışma, gerçekten yaşanmış kesin sınırlara sahip bir akademik karşılaşmadan çok, uluslararası ilişkiler disiplininin kendi geçmişini açıklamak için oluşturduğu öğretici bir çerçeve olarak görülmelidir.

Uluslararası kurumlar gerçekten etkisiz mi?

Birleşmiş Milletler Şartı, örgütün temel amaçlarından birini uluslararası barış ve güvenliği korumak olarak belirledi. Devletler bugün de diplomasi, barış gücü faaliyetleri, uluslararası hukuk, arabuluculuk ve yaptırım mekanizmaları aracılığıyla çatışmaları sınırlandırmaya çalışıyor.

Ancak Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin daimi üyeleri arasındaki çıkar çatışmaları, kurumların sınırlarını açık biçimde gösteriyor. Büyük güçler uzlaşmadığında veto mekanizması karar alınmasını engelleyebiliyor.

Öte yandan NATO’nun 2022 Stratejik Konsepti, caydırıcılık ve savunmanın yanında krizlerin önlenmesi, yönetilmesi ve iş birliğine dayalı güvenliği de temel görevler arasında sayıyor. Bu durum, günümüz güvenlik düzeninde realist ve kurumsalcı araçların birbirinin yerine değil, çoğu zaman birlikte kullanıldığını gösteriyor.

Devletler bir taraftan askerî güç ve caydırıcılık oluştururken diğer taraftan ittifaklar, uluslararası kurumlar ve ortak kurallar aracılığıyla belirsizliği azaltmaya çalışıyor.

Barış mümkün mü?

Realizm, devletlerin neden güç biriktirdiğini, ittifaklar kurduğunu ve tehditler karşısında güvenlik kaygısıyla hareket ettiğini açıklamakta oldukça güçlüdür. Buna karşılık hukuk ve kurumların devlet davranışları üzerindeki etkisini her zaman yeterince açıklayamayabilir.

İdealizm ve daha sonra gelişen liberal yaklaşımlar ise kurumların, ekonomik karşılıklı bağımlılığın ve diplomasinin iş birliğini nasıl kolaylaştırabileceğini gösterir. Ancak devletler arasındaki güç farklarını ve kurumların büyük devletlerin desteğine duyduğu ihtiyacı küçümseme riski taşır.

Bu nedenle barış, yalnızca iyi niyetle kurulabilecek bir düzen değildir. Fakat yalnızca askerî güçle de sürdürülemez. Kalıcı bir barış düzeni için caydırıcılığın, diplomasinin, uluslararası hukukun, meşruiyetin ve işleyen kurumların birlikte bulunması gerekir.

Sonuç: Barış ile güç birbirinin karşıtı mı?

İdealizm ve realizm, uluslararası siyasetin farklı yönlerini görmemizi sağlar. Realizm, gücü ve güvenlik kaygısını ihmal eden bir barış projesinin kırılgan olacağını hatırlatır. İdealizm ise kurallardan, diplomasiden ve ortak kurumlardan yoksun bir güç siyasetinin sürekli güvensizlik üreteceğini gösterir.

Bu nedenle asıl soru, idealizmin mi yoksa realizmin mi tamamen haklı olduğu değildir. Asıl soru, gücün hangi kurallarla sınırlandırılacağı ve devletlerin çıkarları ile ortak güvenliğin nasıl bağdaştırılacağıdır.

Barış mümkündür; fakat kendiliğinden ortaya çıkan kalıcı bir durum değil, sürekli korunması gereken siyasal ve kurumsal bir düzendir.

Kaynaklar


İlgili okumalar

Yorumlar